GucciCore Dönemi: Demna’nın İlk Gucci Cruise Şovu Neden Öne Çıkıyor?

GucciCore temalı Cruise 2027 defilesi, New York’ta tüketim kültürünü ve yapay lüksü gözler önüne serdi.

New York’taki seyahatim sırasında yaşadığım en ilginç an, beklenmedik bir şekilde gelen Gucci Cruise 2027 davetiyesiydi. Defilenin yeri gizli tutulmuştu; davetlilere sadece Times Square’e gelmeleri gerektiği söylendi. Çoğu kişi, gösterinin bir binanın içinde olacağını düşünüyordu. Ancak arabadan indiğimde asıl sürprizle karşılaştım: Defile, şehrin tam merkezinde, açık alanda gerçekleştirilecekti. O gece Times Square, adeta bir Gucci setine dönüştü.

Gucci’nin Kreatif Direktörü Demna, Cruise 2027 koleksiyonunu sıradan bir defile olarak değil, markanın New York ile olan ilişkisini ortaya koyan bir manifesto olarak tasarlamıştı. Gucci’nin 1953’te Fifth Avenue’de açtığı ilk mağaza, bu şovu nostaljik bir geri dönüşten çok daha fazlası haline getiriyordu. Demna’nın ifadesiyle bu, bir ‘eve dönüş’tü; ancak romantize edilmiş bir dönüş değil, aksine kaotik, hızlı ve dikkat çekici bir dönüş.

Times Square’in seçimi de bu bağlamda oldukça anlamlıydı. Moda, uzun bir süre ‘sessiz lüks’ kavramına yaslanırken, Demna bunun tersini yaparak görünürlüğü artırdı. Logoları gizlemeyip, tüketim kültürünü sahnenin merkezine yerleştirdi. Defile öncesinde meydandaki dev ekranlarda dönen Gucci Acqua, Gucci Gym, Gucci Pets ve Palazzo Gucci gibi gerçek ve yarı-kurgusal kampanyalar, moda ile reklam arasındaki sınırların ne kadar belirsizleştiğini gözler önüne serdi. Bazı kampanyalar gerçek ürün kategorilerine dayanırken, bazıları tamamen hayal ürünleriydi; bu da günümüzde lüks tüketimin dilinin bu gri alanlarda şekillendiğini gösteriyordu.

GucciCore fikri, koleksiyonun en dikkat çekici yönüydü. Demna’nın ‘Muhtemelen şimdiye kadar yaptığım en ticari koleksiyon’ dediği bu yaklaşım, modayı temel gardırop parçaları üzerinden yeniden düşünmeyi amaçlıyordu: iyi kesilmiş trençkotlar, güçlü omuzlu paltolar, dar banker takım elbiseleri, deri ceketler, kalem etekler ve düşük bel denimler. Ancak koleksiyonun çekiciliği yalnızca bu parçalarda değil, onları taşıyan karakterlerde de kendini gösteriyordu. Defilede yürüyen modeller (Cindy Crawford, Tom Brady ve Paris Hilton gibi) hem bir casting çalışması hem de New York sokaklarının stil haritası gibiydi. Modeller, ellerinde yoga matları, çiçek buketleri, telefonlar ya da büyük tote çantalarla, uptown ile downtown arasındaki o tanıdık New York gerilimini gözler önüne seriyordu.

Demna’nın yıllardır sürdürdüğü ‘karakter çalışmaları’ yaklaşımı burada daha da rafine bir şekilde sergilendi. Balenciaga döneminden tanıdığımız ironi hâlâ hissediliyordu. Özellikle koleksiyonun Gucci’nin Tom Ford dönemine atıfta bulunan seksi ve keskin tarafı dikkat çekiciydi. Deri mini etekler, ince kalem silüetler ve parlak gece görünümleri, İtalyan ihtişamını Manhattan’ın sertliğiyle harmanlıyordu.

Elbette, gösterinin etkisini yalnızca kıyafetler değil, Times Square’in gündelik kaosu, korna sesleri, polis sirenleri, turist kalabalıkları ve dev ekranların sürekli yanıp sönen ışıkları da artırıyordu. Ön sırada oturan Kim Kardashian, Mariah Carey, Lindsay Lohan ve Willy Chavarria gibi ünlü isimler, şovun bir parçası haline geldi. Demna, moda evini steril bir defile atmosferinden çıkararak doğrudan gerçek hayatın içine yerleştirmişti. Bu nedenle, gerçekle yapay arasındaki sınırların bulanık olduğu bu koleksiyon, son yıllardaki birçok ‘imaj odaklı’ lüks gösteriden daha gerçekçi bir his uyandırıyordu.

Gucci Cruise 2027, ‘zevkli bir kapsül gardırop’ fikrini gerçek ile yapay arasında sorgulayan bir koleksiyon olarak öne çıkıyordu. Fazla parlak, fazla görünür ve fazla ticari olan bu koleksiyon, tam olarak anlatmak istediği şeyi yansıtıyordu. Demna, lüksün yapay yönünü gizlemek yerine, onu büyüterek Times Square ekranlarına taşıdı.

Defilenin ardından gece, Madison Avenue’daki tarihi bir malikanede devam etti. Lotte New York Palace’ın yanı başındaki 19. yüzyıldan kalma yapı, Bureau Betak tarafından tamamen dönüştürülmüştü. ‘Gucci Mansion’ olarak kurgulanan mekan, aynı anda bir film seti, özel üyeler kulübü ve sürreal bir Upper East Side ev partisi hissi veriyordu. Her oda farklı bir karaktere sahipti: tarot okumalarının yapıldığı kırmızı bir oda, canlı caz performanslarının sergilendiği bir alan, Gucci markalı ofis objeleriyle dolu bir çalışma odası, tamamen kırmızı bir ‘basement club’ ve bir Gucci Gym odası gibi çeşitli alanlar ünlü simalarla dolup taşıyordu.

Aslında bu after party, Cruise 2027 koleksiyonunun anlattığı hikayeyi devam ettiriyordu. Times Square’de gördüğümüz hiper-gerçek Gucci dünyası, burada iç mekan tasarımıyla daha kişisel bir hale bürünmüştü. Defilede kamusal alanda sergilenen ‘GucciCore’, malikanenin içinde bir yaşam tarzına dönüşüyordu. Moda, yalnızca giyilen bir şey değil, aynı zamanda yaşanan, tüketilen ve deneyimlenen bir atmosfer haline geliyordu.

Gecede her şey bilinçli bir şekilde biraz ‘fazla’ hissettiriyordu. Ancak bu fazlalık, ironik olmaktan çok stratejik bir yaklaşım olarak öne çıkıyordu. Demna, lüksün artık yalnızca bir ürün değil, tam ölçekli bir dünya sunması gerektiğini çok iyi biliyordu. Gucci Mansion da tam olarak bunu gerçekleştiriyordu: insanlara yalnızca bir koleksiyonun parçası olma değil, o dünyanın içinde yaşama hissini sunuyordu.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu